KANDIRMAA BENİİ YETER ARTIK YORULDUMM

Bekle…
           İçine çekme hemen…
           Gözlerime yansıyan kıpırtılarınla kandırma beni…
         Zamanım var daha…

 

Dayanamam bilirsin; girdabının geniş halkalarına mandalla tutturulan karelere dalarım hemen. Akıp gider içime zaman, anılarımın yosun tutmayan tortusu bulanır, başına buyruk…

 

Son anda indim bak Trenden. Aslında inmek istediğim bu durak değildi. Uzun bir yolum vardı daha… Nedense her yolculuğumda zamansız inmişimdir hep; sonuna varamadan…

 

Doğduğum, yaşadığım, her kaçışımda bir parçamı bıraktığım, geri dönüşlerimde ise soluksuz kaldığım, yeşili kartpostallarda kalan o güzelim şehre gidiyorum; günübirlik…

 

İçimde kederlerin en yaşlısı zamansız çıkan süt dişleri kadar taze…

 

Sevdiklerim, anılarım, yüreğimin yarısı sende…

Kalanıyla idare edebilecek miyim buralarda…

Sen, gözlerime yansıyan mavi kıpırtılarınla oyalayacak mısın beni…

İpek Han’ın, Koza Han’ın yosun ve küf kokan havasını senin kokun bastıracak mı?

 

Bildik, tanıdık yüzlerle karşılaşıp caddelerinde ayaküstü sohbetleri…

Koynuma ay ışığını alıp kurduğum düşleri…

Gecelerine dalıp soluksuz uyandığım sabahları…

Ya, çınar ağaçlarının gölgesinde çay içmeyi, güz geldiğinde ise dallarında kalan birkaç yaprağı saymayı özlediğimde…   

 

 Avutacak mısın mavi gözlerinin hırçın dalgasında beni.

 

Plansız, zamansız bir kaçış mı bu ayrılık, yoksa hep düşlerimi süsleyen bu koca şehir mi beni çeken.

Bilmiyorum…

Bildiğim, çiçeği burnunda bir İstanbulluyum; göç edenlerin içinde ne ilk ne de sonum…

        

         Oysa doğduğum topraklarda ölecek ve başucuma adını bile bilmediğim – pembe tüylü çiçekli – ağacı dikmelerini isteyecektim.

Çocukluğumun mutlu izdüşümleri…

Çok değil…

Yalnızca birkaç kare…

Duvarları briketle örülmüş yazlık sinemalar… Tahta sandalyeler, gazoz ve çekirdek…

Duvarların arkasından ağlamaklı Türk filmlerine merak salmış gibi uzanan pembe çiçekli dallar ve yıldızlar…

        

Galata köprüsünün üzerindeyim. Gelen geçen insanlar, yüzsüz, kimliksiz; tanımıyorum, tanımıyorlar…

Neden rahatsızım…

Oysa yıllar önce bu şehre ilk gelişimde kalabalıkların arasına karışmış özgür, mutlu bir gençtim. Kuşatılmış caddelerde tanınmıyor, elimi kolumu sallayarak yürüyordum. Dedim ya yıllar önceydi ve ben o yıllar sonrasında yürüdüğüm her yerde selamlaşacak, ayaküstü sohbetler yapacak kadar çok yaşadım, alışkanlıklar edindim. Kolay değil alışkanlıklardan bir anda kopmak, zamanın sinsice yonttuklarından, biçimlendirdiklerinden kurtulmak…

Kolay değil, gezindiğim yerlerde ayak izime rastlayamamak…

Her şey benden önce yaşanmış, söylenmiş, görülmüş…

Ya benden sonra…

Anımsadığım birkaç karenin izini sürmek için inmiştim trenden…

Payıma düşen ayrılık ve özlem oldu…

 

Belleğimin savrukluğunda yitip gitmesin diye; girdabının geniş halkalarına mandallıyorum, yeniden yeniden bakmak için…

 

         Balıkçılar boşuna sallıyorlar oltalarını…

Martılar yok ortalıkta…

Yuvasız, serseri kuşların olmayınca balıkta olmaz bilmiyorlar mı?

         Belki onlar da benim gibi sana bakıp acı girdaplarının içine çekilerek,

 fotoğraflayıp astıkları karelere bakmak için oyalanıyorlardır, kimbilir…

 

Gözlerimi kaçırıyorum mavi gözlerinden…

Şimdi ayrılık zamanı…

Etiketler: , , , , , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: